• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

ilkeliyazilar

Hoş geldiniz!

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

Risk Yönetimi ve Önemi

Risk Yönetimi ve Önemi-1

Risk yönetimi finans dünyasında her dönem önemini koruyan ve çoğu zaman da hayati rol oynayan bir başlıktır. Jeopolitik risklerin baş döndürücü bir hızla yükseldiği günümüzde risk yönetiminin önemi de giderek arttı. Bu nedenle şirketlerin başarısı büyük ölçüde risklerini belirleme, yönetme, azaltma, önleme kapasitelerine bağlıdır.

Peki risk denilen kavram nedir? Bankacılık sektörü başta olmak üzere riskler nelerdir? Günümüzde hangi risklere daha çok dikkat edilmelidir? Risklerin yönetiminden ne anlaşılmaktadır? Bu risklerden korunmak mümkün müdür? Yönetilememesi durumunda ne gibi durumlar ortaya çıkar? Tüm bu sorulara gelin birlikte yanıt arayalım.

Risk;  

“Piyasadaki ve ekonomik koşullardaki değişimler sonucunda, bir yatırımın gerçek getirisinin beklenen getiriden farklı olması veya zarar oluşma ihtimali, olasılığı” olarak, 

Bankacılık denetimi açısından ise “tahmin edilen ya da beklenmeyen potansiyel gelişmelerin banka sermayesi ve karlılığı üzerindeki etkisi” olarak tanımlanıyor.

1980 ve özellikle de 1990'lı yıllardan sonra gerek uluslararası, gerek banka bazında yaşanan krizler, problemler ve kayıplar, bankacılık sektörünü genel olarak olumsuz biçimde etkiledi. Önemli maddi kayıp, zarar ve iflaslara neden oldu.

Özellikle iflas veya büyük zararlara yol açan bazı bankalardaki problemlerin en temel nedenleri;

Banka yönetimi veya yetkilileri tarafından ölçüsüz biçimde risk alınması ve alınan bu risklerin kontrol edilebilmesini sağlayacak Risk Yönetimi, İç Kontrol ve İç Denetim birimlerinden oluşan İç Sistemlerin oluşturulmamış olması veya oluşturulan mekanizmalardaki büyük aksaklıklar olarak gösterilebilir. 

Reel sektörde faaliyet gösteren birçok firmanın iflas etmesi yine bu nedenlere bağlanabilir.

Bu konuda Dünya üzerinde bilinen en önemli örnek, Barings Bank'ın iflas etmesidir. Bu iflas dünya genelinde tüm finansal kuruluşların risk yönetimi ve iç kontrol sistemlerini yeniden yapılandırmalarının gerekliliğini ortaya koyarak adeta kendine gelme çağrısı olmuştur. 

Barings Bank'ın Singapur bölgesindeki biriminde görevli, güvenilir personeli Nick Leeson, belirli aralıklarda hareket göreceğini varsayarak; Nikkei endeksinde yetkilendirilmemiş future ve opsiyon pozisyonlarını aldı. Bu pozisyonlardan kısa dönemde kar etmiş olsa da, 17 Ocak 1995’de Kobe depreminin etkisi ile Nikkei endeksi sarsıldı ve Leeson'un stratejisi çöktü. Bu olay sonrasında banka 1 Milyar USD'ı aşan zararla 26 Şubat 1995’de battı.

Bu büyük zarara yol açan işlemler incelendiğinde, Barings Bank'ta çok büyük kontrol eksikliği ve zayıf bir yönetimin olduğu tespit edildi. Zira Leeson, hem işlem masasını, hem de arka ofisin kontrolünü elinde tutuyordu. Aslında onu tek başına Barings Future Singapur olarak tanımlamak yanlış olmaz. Nick Leason böylece rahatça pozisyon alarak istediği şekilde yönetmiş ve oluşan zararları da fiktif nitelikteki hesaplarda gizlemiş oldu. Banka Leeson'u işlemler bölümünün başına getirirken ödemeler departmandaki görevini korudu.

Görevler ayrılığı ilkesine aykırı alınan bu karar ise Leeson’a aldığı riskleri gizleme fırsatı verdi. Dönemin en önemli bankalarından biri olan ve raliçenin bankası olarak da adlandırılan bir Banka, sadece bir kişinin suiistimali sonucu batmış ve 1 sterline Hollandalı İNG gruba satılmıştır.

Risk yönetimi ve denetimin öneminin anlaşılmasında ikinci önemli örnek Daiwa Bank’ın batışıdır.

Japonya merkezli Daiwa Bank'ın Amerika organizasyonunda trade işlemleri ile ilgili oluşan zararların muhasebe kayıtlarına yansıtılmaması ve zararına satılan kağıtların fiziken teslim edilmelerine rağmen muhasebe kayıtlarına yansıtılmaması ile ortaya çıktı. Anılan işlemler sonucunda 1,1 Milyar USD zarar ortaya çıkmıştır. ABD'deki Genel Müdür Yrd. Toshidide Iguchi 17 Temmuz 1995’de Daiwa Bank Genel Merkezi’ne 30 sayfalık mektup yazarak işlemlere itiraf etmiştir. Durum, Japonya Başbakanlık ve Hazine Bakanlıklarından sonra ABD'ye bildirildi. Bankanın ABD bölümü kapatılarak Iguchi tutuklandı. Detaylı bir denetim ve suç araştırması yapıldı. Yapılan bu araştırmalarda ABD muhasebe standartlarına aykırı işlemlerin ve bilgi gizlemenin uzun süreden beri yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Suistimal riskinin iyi yönetilemediği bu iki önemli olay sonrasında dünyada risk ile ilgili bu konuda çeşitli düzenlemeler yapılmaya ve önlemler alınmaya başlandı. 

Öte yandan günümüzde giderek hızlanan küreselleşmeye bağlı olarak finansal piyasaların serbestleşmesi, 

  • Risk hacminin giderek artması, 
  • Karmaşık ürünlerin ortaya çıkması, 
  • Piyasaların iç içe geçmesi, 
  • Belirsiz piyasa koşullarının oluşması, 
  • Yasal yaptırımların baskısı, 

Gelişmiş ülkelerdeki kar marjlarının daralmasıyla gelişmekte olan piyasalara yatırım yapan uluslararası sermayenin yaptıkları yatırımların geri dönüşünü güvence altına almak amacıyla tüm Dünyada daha sıkı kurallar empoze etme eğilimleri de başta bankacılık olmak üzere bazı sektörlerde risk yönetimi ve iç kontrol sistemlerinin oluşturulması sürecini hızlandırdı.

Ancak tüm bu yaşananlardan gerekli dersler çıkarılamamış olacak ki, risk yönetimi ve denetime ilişkin yapılan bir dizi hata sonucunda 2001 yılının Aralık ayında dünya enerji devi olan Enron, iflasını açıkladı ve 1929 bunalımından bile daha önemli olduğu belirtilen 2008 küresel krizi yaşandı. Bu kriz sonrasında da yüzlerce finans kurumu ve binlerce reel sektör firması battı ve milyonlarca kişi işsiz kaldı.

Risk Yönetimi ve Önemi-2

Önceki yazımızda belirtildiği gibi bu yazımızda da; Aralık 2001 tarihinde risk yönetimi ve denetimine ilişkin yapılan çok ciddi hatalar sonucunda iflasını açıklayan dünya enerji devi Enron olayına ve 1929 dünya bunalımından bile daha önemli olduğu belirtilen, yüzyılın felaketi olarak da nitelendirilen 2008 küresel krizine değinilecektir. 

Tarihin En Büyük Yolsuzluk Felaketlerinden Biri, Enron Olayı

Enron, bir enerji şirketi olarak 1985 yılında kurulmuş ve internet teknolojisindeki gelişmeleri çok iyi yakalayarak 1990’ların sonunda dünyanın en gözde şirketlerinden birisi haline gelmiştir.

Ancak parlak geçen bu yılların ardından risklerin iyi yönetilememesi ve çeşitli suiistimaller nedeniyle şirketin mali durumu bozulmuş ve yatırımcıların güvenini koruyabilmek için çeşitli muhasebe hileleri yapılarak mali tablolarda sahte karlar gösterilmeye başlanmıştır. 

Şirketin mali tablolarını denetleyen denetim şirketi Arthur Andersen bu muhasebe hilelerini görmemiştir, görememiştir. 

Ancak büyük bir yatırımcı kitlesini uzun bir süre kandırmak mümkün olmamış, 2001 yılında Enron’un enerji piyasasından çok büyük zararlar yazdığı ve bu zararları gizlemek için çeşitli finansal türev araçları kullandığı ve muhasebe hilelerine başvurduğu ortaya çıkmıştır.

Sonrasında esas sermayenin ilan edilenden çok daha düşük olduğunun itiraf edilmesi ise sonun başlangıcı olmuş ve yatırımcılar ellerindeki Enron hisselerini satmaya başlamıştır. Zirvede değeri 70 milyar doları aşan şirketin hisseleri ilk önce 20$’a daha sonra ise 0.26$’a kadar gerilemiş ve şirket 2 Aralık 2001 tarihinde iflasını açıklamak zorunda kalmıştır.

Risklerin iyi yönetilememesi ve suistimaller sonucu yaşanan bu iflasla birlikte, şirkete borç veren bankalar, sigorta ve emeklilik şirketleri, yatırım şirketleri ve yatırımcılar çok büyük zararlara uğramıştır.

Yüzyılın En Büyük Finansal Krizi - 2008 Küresel Krizi

Yakın tarihte yaşanan ve tüm dünyayı etkisi altına alan bu krizin fitili, 2000’li yılların başında ABD’de piyasaların canlandırılması amacı ile faizlerin düşürülmesi ile ateşlenmiştir. Uzun vadeli faizlerin düşmesi ile birlikte konut piyasasına talep artmış ve Mortgage yani ipotekli konut kredilerinde adeta bir patlama yaşanmıştır.

Artan konut talebine bağlı olarak konutların fiyatları da hızla artmış ve açgözlü Mortgage firmaları tarafından artan bu fiyatlar tekrar kredilendirilmiştir. Bununla da yetinilmemiş yine kar hırsı ile ölçüsüz riskler alınmaya devam edilmiş ve kredibilitesi ilkine göre daha zayıf olan eşik altı krediler dağıtılmaya başlanmıştır.    

Sonrasında ise tüm bu krediler menkul kıymetlere kayarak sigorta, emeklilik ve yatırım şirketleri başta olmak üzere tüm dünyaya yayılmıştır.  

Sonrasında ne mi oldu? Bu gelişmeleri en yalın ve doğru biçimiyle 2006 – 2014 yılları arasında ABD’de FED Başkanlığı yapmış olan Ben Bernanke’nin kaleme aldığı “Karar Alma Cesareti” kitabının “Yüzyılın en büyük finansal krizi ve sonrası” başlıklı yazısından aktarıyoruz.   

Bernanke’nin kriz öncesinde yaşanan tüm gelişmeleri çok samimi ve dürüst bir üslupla gün gün ve saat saat anlattığı kitabında, çok ilginç görülen ve çok çarpıcı itirafların bulunduğu bölümler bizzat kendi ifadeleri ile aşağıda verilmiştir:

O dönemde dünyanın en güçlü kişilerinden birinin yaptığı bu açıklamalara bakıldığında, risklerin iyi yönetilememesi ve suistimaller nedeniyle adeta bağıra bağıra gelen bir tehlike zamanında fark edilememiş veya fark edilmemiştir. 

Bu hatanın bedeli ise binlerce şirketin batması, piyasaların karışması, yatırımcıların iflası ve milyonlarca insanın işsiz kalması ile ağır biçimde ödenmiştir.                         

“FED başkanlığımın sonuna doğru, finansal krizde beni en çok neyin şaşırttığı sorulmuştu, «Krizin Kendisi» diye cevap vermiştim. 

Olup bitenleri tamamen kaçırdığımızı kastetmek istememiştim. Çoğu kez mükemmel olmasa da yapbozun birçok parçasını görüyorduk. 

Fakat bu parçaların bir araya gelerek 1929 Büyük Bunalım ile kıyaslanabilecek, hatta onu aştığı tartışılır bir finansal kriz üretmekte olduğunu anlayamadık. Belki de hayal edemedik demek daha doğru. s. 107.

2007–2009 finansal krizinin birçok tetikleyicisi vardı. En önemlisi ve en bilineni de, konut ve inşaat fiyatlarının önce hızla yükselmesi, sonra da çökmesiydi. Konut sektörü ve eşik altı mortgage kredileri finansal krizin en önemli unsuruydu. 

……..Fakat 2006 yılına geldiğimizde, hem bizim (FED) hem de diğer kurumların attığı adımlar çok geç kalmıştı. Yeterli denetim olmadığı için açgözlü ve etik dışı çok sayıda kredi kuruluşu yüzbinlerce kötü mortgage kredisi dağıtmıştı. O krediler sonunda finansal sistemin zayıflıklarını açığa çıkaracaktı.

Bu krediler demetler halinde bir araya getirilmiş, sonra karmaşık araçlara çevrilerek küçük dilimlere bölünmüş ve dünyaya dağıtılmıştı.”

ZARARLARIN NEREDE SUYUN YÜZEYİNE ÇIKACAĞINI GERÇEK ANLAMDA KİMSE BİLMİYORDU

Sürekli artan konut fiyatları, Mortgage kullanımlarını teşvik etti. Bu konudaki varsayıma göre, konut fiyatları yükseldikçe kredi kullananlar yeni bir mortgage kredisi alır ve son çare olarak evi satarak borcunu öder. Konut sahibi borçlarını ödeyemediği taktirde mortgage dayalı menkul kıymetlere yatırım yapmış olan yatırımcıların da korkmasına gerek yoktu, onlar da güvence altındaydı. 

Peki ya konut fiyatları aniden düşer ve çok sayıda konut sahibi borcunu ödeyemez ise ne olacaktı? 

Bunun cevabını kimse gerçek anlamda bilmiyordu. Fakat bu çok çok uzak bir senaryo gibi görünüyordu. 

Kuşkusuz gerçek oluncaya kadar”                                                                            

Görüldüğü gibi riskler iyi yönetilemediği zaman sonuçları çok çok ağır olabilmektedir. İlk yazımızda da belirtildiği gibi piyasa koşullarındaki belirsizliklerin artması ve jeopolitik risklerin yükselmesi ile birlikte bankacılık sektöründe risk yönetimi ve denetim her zamankinden çok daha önemli bir hale gelmiştir. 

Bir sonraki yazımızda; başta kredi, faiz ve kur riski olmak üzere, bankacılık sektöründe dikkat edilmesi gereken önemli risklere ilişkin değerlendirmelerimiz aktarılacaktır. 

 

Risk Yönetimi ve Önemi-3

Uluslararası alanda risk yönetiminin önemini artıran Barings Bank, Daiwa Bank, Enron ve 2008 Küresel Krizi gibi dünyayı derinden sarsan gelişmeler, Türk bankacılık sektörünü de etkiledi. Bu dönemde risk yönetiminde hatalar yapıldı mı? Sonrasında neler yaşandı, gelin bu yazımızda birlikte bakalım.

Bankacılık sektöründe meydana gelen krizler incelendiğinde yaşanan krizlerde Kredi, Faiz ve Kur Riski’nin birinci derecede rol oynadığı görüldü. 

Dünyada 1980 yılı ile birlikte ciddi bir liberalleşme rüzgarı esmeye başlamış ve tüm piyasalar bu rüzgarın etkisinde kaldı. Ülkemiz de 24 Ocak kararları ile bu kervana katılarak başta faizlerin serbest bırakılması olmak üzere birçok alanda liberal politikalar uygulamaya başladı.

Bankacılık sektörü tarafından serbest faiz oranları üzerinden toplanan çoğunlukla mevduata dayanan fonlar, riskin temel kurallarına uyulmadan kredilere dönüştürüldü. Kısa bir zaman içinde hem faizler hem de problemli kredilerin artışına bağlı olarak kredi riski hızla artmaya başladı.

Ölçüsüz biçimde alınan kredi risklerinin yönetilememesi ve aynı dönem yaşanan bankerler krizinin de etkisi ile Türk bankacılık sektöründe 1983’de kriz yaşandı. Bu kriz sonrasında 5 banka tasfiye edildi ve birçok bankanın mali yapısı büyük oranda bozuldu.                                                                                                          

Peki, ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Kredi Riski’ nedir? Kredi Riski’ni en basit anlamda, kredi biçiminde verilen fonların vadelerinde geri alınamama olasılığı olarak tanımlayabiliriz. Aktifin seyyaliyetini kaybetmesine, gelir gider dengesinin bozulmasına ve sonuçta da özkaynakların ciddi bir biçimde yitirilmesine neden olan kredi riski, Türk bankacılık sektöründe meydana gelen tüm krizlerde çoğunlukla başroldeydi.

1983 yılında meydana gelen kriz sonrasında disponibilite gibi birtakım yükümlülüklerin de etkisi ile Türk bankacılık sektörünün aktifinde Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS)’nin ağırlığı artmaya başladı. Böylece bankacılık sektörü olası bir faiz riski ile karşı karşıya kaldı. Bu dönem, bankacılık sektörünün gerçek fonksiyonlarından uzaklaşarak devleti finanse etmeye başladığı yıllardı. 

Ancak bankacılık sektöründe yaşanan ikinci kriz, faiz riskinin değil, kur riskinin iyi yönetilememesine bağlıydı. 1989’da Türk Parası Kıymetini Koruma hakkındaki 32 sayılı Karar’da yapılan bir değişiklik, bu krize zemin hazırladı. Yapılan düzenleme ile yurtdışından yapılan borçlanmanın önündeki engeller önemli ölçüde kaldırıldı. Bunu fırsat bilen bankalar mevduata göre çok daha düşük maliyetli olan bu alana yönelerek sağladıkları dövizli borçları Türk Lirasına dönüştürdü. Yani açık pozisyon yaparak bu fonları, krediler ve DİBS’lere dönüştürdü. Uzun bir süre kurlarda ciddi bir artış olmadığı için de bankacılık sektörü, uygulanan bu politikalar sonucunda önemli karlar elde etti.

1990’lı yılların başında ise yaşanan Körfez Krizi bu hesapları bozdu ve krizin savaşa dönüşmesi sonrasında kurlarda ciddi artışlar oldu. Yaşanan bu kur artışları sonrasında 1994 yılında büyük ölçüde açık pozisyonu olan bazı bankalar battı ve bankacılık sektörü tahribata uğradı. Yani Türk bankacılık sektörü bu sefer de kredi riskinin yanında kur riskini iyi yönetememiş oldu.

Peki; ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve 1994 krizinde olduğu gibi 2001 Şubat ekonomi ve bankacılık krizinde de birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Kur Riski’ nedir?

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından kur riski; “Bankaların, tüm döviz varlık ve yükümlülükleri nedeniyle döviz kurlarında meydana gelebilecek değişiklikler sonucu maruz kalabilecekleri zarar olasılığı” olarak tanımlanıyor. En basit deyimi ile döviz borç ve taahhütlerin döviz varlık ve alacaklarından daha fazla olmasının yaratacağı olası risktir. 1994 krizinde bazı bankalar kur artışlarına bu yapıda yakalanarak ciddi miktarlarda kambiyo zararına uğrayarak sistem dışına çıkmak zorunda kaldı.    

Yaşanan bu iki kriz sonrasında, bankacılık sektörü gerekli dersleri almadı ve ölçüsüz bir biçimde risk almaya devam ederek alınan bu riskleri de yine iyi yönetemedi. Asya ve Rusya krizlerinin etkisi ile mali bünyesi daha da bozulan Türk bankacılık sektörü bu kez 2000’de faizlerin astronomik düzeylere yükselmesi ile sarsıldı. Faiz riskinin iyi yönetilememesi sonucu oluşan devasa zararlar ile başta sektörün en önemli oyuncularından biri olan Demirbank olmak üzere birçok banka TMSF’ye devredildi.

Peki; ekonomilerde ciddi tahribatlar yaratan ve birçok bankanın iflas etmesine yol açan ‘Faiz Riski’ nedir?

Kısaca; faiz oranlarındaki hareketler nedeniyle banka sermayesi veya gelirlerinde ortaya çıkabilecek kayıp olasılığı olarak tanımlanabilir. Özellikle 1984 yılından itibaren bankacılık sektörü disponibilite gibi getirilen yükümlülüklerin de etkisi ile DİBS’lere yatırım yapmaya başladı ve aktifte önemli bir ağırlığa ulaşan bu kıymetlere ilişkin oluşan faiz riski iyi yönetilemedi. 2000 yılında ekonomide yaşanan devasa problemlerin de etkisi ile faizler yükselmeye başladı ve gecelik faiz oranı astronomik biçimde artarak % 7.300’lere kadar çıktı. 

Temel risklerin yönetilmesinde oldukça başarısız olan Türk bankacılık sektörü 2001’de kurlarda yaşanan artışlar sonucu tekrar kur riski ile karşı karşıya kaldı. İzin verilenin çok üzerinde açık pozisyon taşıyan birçok banka ciddi meblağlarda kambiyo zararları yazarak taahhütlerini karşılayamayacakları aşamaya geldi. Sonrasında ise TMSF’ye devredildi. 

2002 yılında sektörün en büyük oyuncularından biri olan Pamukbank, 2003 yılında ise İmarbank TMSF’ye devredildi. İmarbank’ın TMSF’ye devredildiği tarihte kamu kurumlarına bildirilen mevduatı eski para ile 750 trilyon TL iken, fona devir sonrası yapılan incelemelerde gerçek mevduatının 10 katı fazla yani 8 katrilyon TL olduğu ortaya çıktı. Böylece temel riskler olarak görülen kredi, kur ve faiz riski başta olmak üzere risk yönetiminde başarısız olan 30’a yakın banka taahhütlerini karşılayamaz duruma gelerek TMSF’ye devredildi. Türk ekonomisi ve bankacılık sektörü böylece Cumhuriyet tarihinin en önemli tahribatını yaşadı. 

 

Kaynakça:

Bernanke B.(2016), Karar alma cesareti, (Metin Demirsart ,Canan Feyyat; Çev.) Scala yayıncılık., s.112

https://www.halkbank.com.tr/content/halkbank/tr/blog/finans/risk-yonetimi-ve-onemi.html ,

https://www.halkbank.com.tr/content/halkbank/tr/blog/finans/risk-yonetimi-ve-onemi-2.html

https://www.halkbank.com.tr/content/halkbank/tr/blog/finans/risk-yonetimi-ve-onemi-3.html

 

 

 

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar8.04588.0780
Euro9.67359.7122
Hava Durumu
Saat